18.02.2016

İyi ve kötü

Haham Lublin: “Kötü olduğunu bilen kötüleri, iyi olduğunu bilen iyilerden daha çok severim. Kendini iyi zanneden kötülere gelince: Onlar cehennemin eşiğinden bile dönmezler. Çünkü onlar cehenneme başkalarının ruhlarını kurtarmak için gönderildiklerini sanırlar.”

Hasidizm Masalları
, Martin Buber


23.01.2016

Tarsuslu Paul'den sevgi üzerine

"Eğer insanların ve meleklerin diliyle konuşursam, ama sevgim olmazsa, ses çıkaran bir bakır ya da öten bir zil olurum.

Eğer peygamberlikte bulunabilirsem, bütün sırları bilir ve her türlü bilgiye sahip olursam, eğer dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olursa, ama sevgim olmazsa, bir hiçim.

Eğer malımı sadaka olarak dağıtır ve bedenimi yakılmak üzere teslim edersem, ama sevgim olmazsa, bunun bana hiçbir yararı yoktur.

Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir, sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez.
Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolayca öfkelenmez, kötülüğü anmaz.
Sevgi haksızlığa sevinmez, ama hakiki olanla sevinir.
Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi ümit eder, her şeye dayanır.

Sevgi asla son bulmaz. Peygamberlikler ise ortadan kalkacak, diller sona erecek, bilgi ortadan kalkacaktır.

Çocukken, çocuk gibi konuşur, çocuk gibi anlar, çocuk gibi düşünürdüm.
Yetişkin bir adam olunca çocukça davranışları bıraktım. Şimdi her şeyi aynada silik bir imge gibi görüyoruz, ama o zaman yüz yüze görüşeceğiz. Şimdi bilgim sınırlıdır, ama o zaman tıpkı bilindiğim gibi tam bileceğim.

İşte böylece kalıcı olan üç şey vardır: iman, umut ve sevgi. Bunlardan en üstün olanı da sevgidir."

Korintlilere Mektup 1

14.09.2015


Mor bir kayık vuruyor kıyıya. İçine bakmaya korkuyorum. İçimden çıkacak sözcüklerden de. Rüyalarımı size aktaramam. Onların varlığımı meşrulaştırması rahatsız ediyor beni. Şiirler ise ancak coşkun bir sarhoşlukla sarmaşık, lütufkâr bir gecede okunabilir. Resimleri çekilemez onların. Duygularımla özdeşleşen hayali "kitle"ler istemiyorum. Mor kayık insan azlığı bakımından dar kapıyla aynı mertebede. Mahrem. Bu sözcüğü unuttuk galiba. Bir anlam ifade etmiyor. Herkeste bir giz saklıymış gibi. Hayır. Giz, yoz varlığı kabullenmede ve bunu anlaşılmazmış gibi pazarlamada. Kendine yakın geleni alkışlamak ne kadar kolay. Kendinden radikal olarak farklı olanla karşılaşmak ise tedavülden kalkmış. Sağırlar işitmezler. Bu yüzden tüm hakiki metinler gereğinden uzun olmalı. Öyle sıkıcı olmalılar ki, onu okumaya zahmet edenler can havliyle girmeli mor kayığa (kalabalık batıracaktır onu) ve mavi denizlere sürmeliler.

1.09.2015

To all those seagulls in Bosphorus from Ankara

I am sitting at the bar. The girl next to me is an idiot. She is idiot but her naiveté is in any case adorable. She tells all those stories about her kitchen. She shows me a photo of a tent she stayed this summer, it looks like an Indian tent. She says the area, the woods, the sea, the silence was definitely like Thailand. I dunno nothing about it. I mean I am well far away from the far East. I am a man of the old once civilized but currently barbaric land. She would not get it. So I stop talking but offer a gentle smile. She turns it back. We kiss goodbye to each other.

Then my mind wanders about another one. Things are so hazy and smokey, damn many cigarettes were lit that evening. She did not reply me. I guess she does not even hate me. All that injures my pretty fucking narcissism indeed, I gotta confess. I like especially her mind, as if there is some weird connection between us, I even tried to articulate that but she gives damn neither about me nor about my writing. It most probably sounds like a cheap romantic letter of a loser, after all. I understand her. I definitely do.  


Then I dream. I daydream about all those sea gulls behind and beside me. Who knows, may be, they are floating somewhere in Bosphorus. 

9.07.2014

İlk 20 film

Şu Temmuz sıcağında nereden geldiyse artık, sevdiğim en iyi yirmi film ne olabilir diye düşünüp, sıraladım. Sıralama numaraları tamamen keyfi, yani aşağıdakilerin her biri benim için muhteşem film demek oluyor.

1. Naked
2. Le feu follet
3. Bad timing
4. Blue velvet
5. Karhozat
6. Ma nuit chez Maud
7. Paris Texas
8. Who’s afraid of Virginia Woolf?
9. Crimes and misdemeanors
10. Annie Hall
11. Lost highway
12. Masumiyet
13. Vertigo
14. Chinese coffee
15. Body heat
16. Der siebente Kontinent
17. La notte
18. Breaking the waves
19. A clockwork orange
20. La dolce vita

13.06.2014

Minik bir Berlin anısı

Gece geç saatler... Metro nerede diye soruyorum. Keçi sakallı Türk akademisyen sırıtarak, kendinden gayet emin bir ses tonuyla söylüyor bana. Söylediği yerde ise metrodan eser yok! Mecburen ters istikamete yürüyorum. Yüksek topuklu, top gibi yuvarlak yapay göğüslü ama oldukça alımlı, buğday tenli bir fahişe yaklaşıyor yanıma. Muhtemelen doğu Avrupalı. İngilizcesi ise pürüzsüz. Elimde haritayı görünce “Senin için ne yapabilirim?” diye soruyor. “Metronun nerede olduğunu söyleyebilirsin, mesela” diye cevap veriyorum, kendisinden ağır azar bekliyorum. Şaşırtıyor beni. Az evvelki gülümsemesini olduğu gibi koruyarak harita üzerinde tatlı tatlı anlatıyor, adresi muntazam kibarca tarif ediyor bana. Elimle koymuşum gibi buluyorum istasyonu sayesinde.

Böylelikle akademisyen hıyarın tarifinin tamamen atmaca olduğunu anlıyorum.

Buradan nice dersler çıkarabiliriz, ey talip. Bir tanesi, Avrupalının fahişesine bir devlet memuru akademisyenden daha çok güvenmeliyiz, olabilir. Diğerlerini ise size bırakıyorum.

18.05.2014

Özgürlüğün hemşehrin çıkması

Sonsuzluk dünyanın en rahatlatıcı şeyi olmalı. Kozmos karşısındaki küçüklüğümüz, hiçliğimiz, eksikliğimiz... Neyi bekliyoruz, elimizde taşıdığımız çay bardağının düşmesini ve büyük ihtimalle kırılmasını... Ama yine de çay içmeye devam ediyoruz, kimimiz tavşan kanı ve demli yudumluyor; kimimiz korkak, sulandırılmış, üflenip soğutulmuş paşa çayları içiyor. Herkes ne isterse onu! Bundan daha büyük adalet olabilir mi?

Özgürlük tam bulunduğun o yerde halbuki, hep seninle; şikayet etme hakkın yok, hayalini kurduğun şey başka zaman ya da coğrafyalarda namevcut. Zaman sana sunulmuş tepside kırılgan bir armağan, içilsin diye bekliyor...

Memleketten, insandan, dünyadan kusurlar bulup, türlü bahanelerle şikayetlenmek kolay iş. Kahramanlar bulmak, onlar üzerinde ideal dünyalar inşa etmek, sonra hemen şimdi ve burada olana lanet etmek de kolay.


En başından lanet, berbat bir yer burası halbuki. Ama sen bu lanete meydan okuyamıyorsan, her kılıç darbesine karşılık yumruk sallayamıyorsan... Ki bu yumruk çok zaman kendi göğsüne daldırdığın sessizliktir, ha. İçi meyhanelerden, barlardan, klablardan, kiliselerden, camilerden çok daha “yaşam dolu”, kalabalıklardan uzak bir kulübedir... Öyle ki her çıktığında kulübenden, o başkalarına değil ama bir ıslık çalıp da  – çok zaman bir güvercin tedirginliğinde  de olsa – tüm evrene karışmayı arzularsın; ey sonsuzluk dersin, ey fanilik ve kırılganlık, işte ben geldim, naber lan?... Sonra üç gram aklın varsa, Gılgameş’in budalalığına katıla katıla gülersin. Akıl filan da kalmaz böylece.